banner32

Buruk bir bayram sevinci

Eğitimci olmasına rağmen gazetecilik mesleğini de çok seven Ferhat İ. Ağca yazıları ile Zeytinburnu Times'ta ... İlk yazısı kısa bir süre önce trafik kazasında hayatını kaybeden Zeytinburnu İlçe Milli Eğitim Şube müdürü Merhum Mustafa Gümüş ile alakalı oldu... zevkle okuyacağınızı umuyoruz...

Buruk bir bayram sevinci
Allah’a sonsuz hamd ve şükürler olsun ki, acısıyla tatlısıyla da olsa bir bayrama daha yetiştik. İnşallah rabbim daha nice nice bayramlara, mübarek gün ve gecelere ailemizle, sevdiklerimizle, sevenlerimizle birlikte sağlıklı ve huzurlu bir şekilde ulaşmayı nasip etsin.
Yine de her bayram gelişinde nedense sevinçle birlikte bir hüzün kaplar içimi.
Bugün varız Yarın yokuz
Daha düne kadar yakınımızda, yanımızda olan ama sonra bizleri bırakıp ebedi aleme göçen, göç eden ailemiz, yakınlarımız, sevdiklerimiz, canlarımız gelir aklıma ve içim bir kere cız eder. Gerçi her zaman aklımdalar, her zaman yüreğimin bir köşesindeler ama onların yokluklarını böyle günlerde daha çok arıyorum. Allah kimseyi yalnız bırakmasın, sevdiklerinden ayırmasın. Ama takdir-i ilahi. Az da dursak, çok da dursak hepimizin eninde sonunda gideceği yer orası. Cenab-ı Allah hepimize bir ömür biçmiş, bir vakit vermiş.

O vakit dolduktan sonra ne bir saat ileri, ne bir saat geri; ne bir adım ileri, ne de bir adım geri. Şüphesiz sonunda birbirimize kavuşacağız ama o zamana kadar da içimizdeki özlemler, hasretler bitmeyecek, bitmediği gibi artarak devam edecek. Her onları anışımızda, hatırladığımızda, her aklımıza gelişlerinde, hele hele her bayramlarda seyranlarda yüreğimiz bir kere cız edecek, yanacak, gözlerimiz yaşaracak ama yine de Allah’a inanan insanlar olarak sabır dileyeceğiz, onlara bol bol dualar edeceğiz, geride kalanlar için, sevdiklerimiz için dayanmaya, ayakta durmaya çalışacağız. Rabbim bizleri sevdiklerimizle, sevenlerimizle cennetinde buluşmayı nasip etsin inşallah.
Fakat biz insanlar o kadar kaptırmışız ki kendimizi dünya denen aleme sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, sanki tabiri caizse bu dünyaya kazık çakacakmışız gibi. Hep bu dünyalık yaşıyoruz ne yazık ki. O yüzden hiç yok yere kırıyoruz çoğu zaman birbirimizi, o yüzden satıyoruz üç beş kuruş menfaat için arkadaşlıklarımızı, dostluklarımızı, o yüzden unutuyoruz hayatımızdaki insanları, o yüzden sevgimizi göstermede bu kadar hoyrat davranıyoruz. Hiç aklımıza gelmiyor biz ne yapıyoruz, neden yapıyoruz, niçin yapıyoruz böyle? Hep daha fazla kazanayım, hep daha iyi yerlere geleyim, daha iyi evim-arabam olsun… Kariyer, unvan vs vs… peşindeyiz. Hep menfaat, hep çıkar ilişkileri…
En yakınımızdaki insanları arayıp halini hatırını sormak, düşenin elinden tutabildiğimiz kadar tutmak, birilerine bir şekilde elimizden geldiğince yardımcı olmak, gönül almak, güzel bir söz söylemek gelmiyor aklımıza. Ama bir yerden bir menfaatimiz, bir çıkarımız varsa o zaman arıyoruz, soruyoruz!
Çok uzağa gitmeye, Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek yok aslında. Mesela kaçta kaçımız ailemize, annemize, babamıza ‘onları sevdiğimizi’ söyledik veya söylüyoruz, halini hatırını sorduk veya soruyoruz, bizim için çok önemli olduklarını hissettirdik, dile getirdik veya getiriyoruz? Ya da yeteri kadar sevgimizi gösteriyoruz…
Sonra bir bakıyoruz ki, o aramadığımız sormadığımız, sevdiğimizi söyleyemediğimiz, dile getiremediğimiz, sonra söylerim dediğimiz insanları, ailemizi, sevdiklerimizi, yakınlarımızı kaybetmişiz. Sonra başlıyoruz dövünmeye… O saatten sonra pişman olsan neye yarar ki? Dünya senin olsa neye yarar ki?
Sana kocaman bir geçmiş olsun… Kafanı duvara mı vurursun, “ben ne yaptım?” mı dersin bilmem. Ahlar, eyvahlar fayda etmez artık. Ne yapsan boş. Ne giden zamanı geri getirebilirsin, ne de kaybettiğin sevdiklerini. Keşke getirebilsek… Ama olmuyor işte. Giden gittiğiyle kalıyor, kalan da kaldığıyla. Geride kalan ise onların bıraktıkları ve yerleri bir türlü doldurulamayan izler, boşluklar…
Ancak böyle kayıplar başımıza geldiği zaman aklımız başımıza geliyor “ben ne yaptım, niye böyle yaptım” diyoruz ama maalesef iş işten çoktan geçmiş oluyor. Ne tuhaftır ki biraz zaman geçtikten sonra yine her şeyi, bütün acıları, yanlışları unutup, kaldığımız yerden aynı davranışları sergilemeye, aynı hataları yapmaya devam ediyoruz. Unutuyoruz! Unutuyoruz…
Güzelliğine Güvenme Bir “Sivilce” yeter, Varlığına Güvenme Bir “Kıvılcım” yeter
Ama unutmayalım ki, ‘ölüm’ de var. Mezarlık girişlerinde görürüz; büyük harflerle yazılmış “Her canlı bir gün mutlaka ölümü tadacaktır” diye. “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” demiş atalarımız… Ne de güzel söylemiş…
Ama az dur, ama çok dur, eninde sonunda gideceğimiz yer orası, yani son durak… Yani kaçış yok. Hepimiz bu dünyada aslında birer misafiriz, yolcuyuz. Çok uzun gibi görünen ama aslında kısa ve sayılı bir zamanımız var. Belki de bir göz açıp kapama mesafesi kadar.
O yüzden ne güzelliğimize güvenmeliyiz ne de varlığımıza. Atalarımız yine ne güzel söylemiş, “güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, varlığına güvenme bir kıvılcım yeter” diye…
Yine yanlış bilmiyorsam rahmetli Aşık Mahsuni Şerif bir türküsünde “güvenme dünyada malım var diye, acep insan mıyım sorarlar beni” demiştir.
Biz insanoğlu da bu kısa zamanı ne kadar çok iyi ve güzel, iş ve davranışlarla geçirirsek o kadar iyi. Bunların bilincinde olursak ve hayatımızı ona göre devam ettirirsek inanıyorum ki her şey daha güzel olacak. Şu kısa ömrümüzde ne kadar çok iyilik yapabilirsek, iyi davranışlarda bulunabilirsek, en önemlisi de iyi insan olabilirsek, ama “insan” olabilirsek ne mutlu bize…
“Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan”
Hayatta hemen hemen herkesin bir önceliği vardır. Bu, kimisi için ‘para-pul’dur, kimisi için ‘mal-mülk’dür, kimisi için ise ‘kariyer-ûnvan-şan-şöhret-ün’dür. Bu bir tercih meselesidir bir bakıma. Ama ümit ediyorum sizin önceliğiniz de her zaman insanlık olur, maneviyat olur.
Beni az çok tanıyan insanlar iyi bilirler ki, benim önceliğim her zaman için ailem; başta canım annem ve rahmetli babam olmak üzere sevdiklerim olmuştur. Bunun için hiç düşünmeden karşıma çıkan çok iyi fırsatları, iş-para-kariyer olanaklarını elimin tersiyle itmişimdir. Hiç de pişman değilim, yine aynı imkânlar, aynı şartlar karşıma çıksa, sunulsa –ki zaman zaman böyle imkânlar da oluyor ama hiç düşünmeden yine elimin tersiyle iter, yine aynı şeyi yapardım. Çünkü benim önceliğim her zaman için; başta Allah başımdan eksik etmesin, sağlıklı, mutlu, huzurlu bir ömür-hayat nasip etsin, canım “Annem” ve “sevdiklerim”…
Önünde dünya nimetleri dolu olsa, ancak midenin aldığı kadar yiyebilirsin
Yeter ki sağlıklı olalım, huzurlu olalım. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışalım ama yarın hatta her an ölecekmiş gibi de ahiretimizi unutmayalım, ahiretimiz için çalışalım. Öncelikle iyi insan olmaya, iyilik yapmaya gayret edelim.
Çok insan gördüm üstünde elbise yok, çok elbise gördüm içinde insan yok
Bu sene annemin ve sevenlerimin hayır duaları sayesinde (vesile olan herkesten Allah razı olsun) “öğretmen” olarak görev yaptığım bir lisedeki öğrencilerime, genç arkadaşlarıma, kardeşlerime öncelikle söylediğim şey şuydu; “hayatta her zaman her şey olabilirsiniz, hiç bir şey imkansız ve hiçbir şey için geç değildir ama asıl önemli olan önce insan olabilmektir. Dürüst, ahlâklı olabilmektir. İnsan olabilmek bir o kadar zor, meşakkatli ama doğru ve güzel olandır.
Varsın üstümüzde markalı, pahalı elbiselerimiz olmasın, yırtık pırtık elbiseler olsun ama yeter ki insan olabilelim.
Büyük, küçük özellikle genç kardeşlerime, arkadaşlarıma sesleniyorum; lütfen anne ve babanızın kıymetini sağ iken, hayatta iken iyi bilin ve her fırsatta onlara sevginizi ve saygınızı gösterin. Sarılın, ellerini öpün, onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin… Onları üzecek, kıracak, incitecek davranışlardan uzak durun. Hele hele yaşları ilerlemiş ise… Onlar bizim her şeyimiz, evimizin direği, başımızın tacı. Onların gölgeleri bile bize yeter. Onları üzmek, incitmek demek, Allah korusun Cenabı Allah’ı üzmek, incitmek demek. Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), “Cennet annelerin ayağı altındadır” diyerek bu konunun önemine dikkat çekmiştir. Onlara bir “öf” bile dememeliyiz. Unutmamalıyız ki bizler anne ve babamıza nasıl davranırsak, hiç şüphesiz ileride bizim çocuklarımız da bize öyle davranacaktır. Hani “etme-bulma dünyası” deriz ya, işte o mesele, yani ilahi adalet… Ne ekersek, onu biçeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın…
Her zaman anne ve babamızın hayır dualarını almaya özen ve gayret göstermeliyiz. Çünkü onların hayır dualarını alırsak Cenabı Allah da bizlerden razı olur inşallah ve işlerimiz de o kadar rast gider.
Şu mübarek Ramazan Bayramı’nda Cenabı Allah bizlere iyi ve kendisine layık bir kul olabilmeyi, iyi insan olabilmeyi ama en önemlisi insan olabilmeyi, iyi ve güzel iş ve davranışlarda bulunmayı, iyiliksever-yardımsever olmayı, merhametli olmayı, tatlı dilli olmayı, alçakgönüllü olmayı, her zaman “veren el” olabilmeyi, iyi insanlarla karşılaşmayı ve her şeyin hakkımızda hayırlısını nasip etsin inşallah… Kötü ve yanlış işlerden bizi uzak tutsun, korusun…
Acı Kayıp…
Zeytinburnu’ndan bir Mustafa Gümüş Hocam geçti…
Hayat o kadar garip ve bazen kötü sürprizlerle dolu ki… Bir anda insanı ters düz, allak bullak edebiliyor.
Geçtiğimiz günlerde tesadüfen öğrendiğim bir haber beni gerçekten çok sarstı ve üzdü. Çok değerli ve saygı duyduğum Zeytinburnu İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü’nde görevli, Şube Müdürü Mustafa Gümüş hocam, Ramazan ayının ilk Cuma gününde Zeytinburnu’ndan Ankara’daki evine, ailesinin yanına giderken, iftara yetişeyim derken talihsiz bir kaza sonucu aramızdan ayrılmış…
Mekanın Cennet Olsun…
Bu talihsiz kaza nasıl oldu aklım almıyor. Hala şoktayım, inanamıyorum, sanki kötü bir şaka gibi. Keşke biri çıksa da yalan olduğunu, gerçek olmadığını, şaka yaptığını söylese. Ne söyleyeceğimi ve nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, kelimeler boğazımda düğümleniyor, yüreğim daralıyor. Hem eğitim camiasının hem de biz onu sevenlerinin kaybı gerçekten çok büyük, acımız da… Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallah…
İnternette bir konuya bakayım derken girmiş olduğum Zeytinburnu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün internet sitesinde merhum Mustafa Gümüş hocamın bir fotoğrafı çıktı karşıma. Değerli ve müstesna insan Mustafa hocamın bir başarısından söz ediyor diye düşünürken gözüme takılan “Acı Kaybımız, Mustafa Gümüş’ü kaybettik” başlığını okumamla birlikte dondum kaldım, kafamdan aşağıya sanki kaynar sular döküldü. Zaman durdu sanki o an benim için. Onunla geçirmiş olduğum kısa zaman zarfındaki kısa ama çok değerli anlarım, anılarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti birden. Allah’ım bu nasıl olurdu, Mustafa hocam nasıl ayrılırdı aramızdan? O kadar hatırnaz, iyi, mert, dürüst, mütevazı, alçakgönüllü, iyiliksever, yardımsever bir insandı ki… Kısaca “adam gibi adam”dı.

Onu tanıdığım bu kısa zaman zarfında hangi birini söyleyeyim, hangi birini anlatayım? Daha yapacağı o kadar güzel işleri, onu bekleyen ailesi ve biz sevenleri varken… Bizleri yalnız bıraktı gitti. Demek ki rabbim hocamı, bizlerden daha çok seviyormuş ki yanına aldı.
2011-2012 eğitim-öğretim yılının 1.dönem sınav arifesinde bir vesile ile tanışmış ve tanımıştım Mustafa hocamı. Öğretmenlik görevi için bilgi almaya gittiğimde yakınlığımız daha da arttı. İşimle ilgili birçok konuda ve bu mesleği yapmamda da çok destek ve yardımı oldu değerli hocamın. Sade ben değil, bildiğim bilmediğim benim gibi nice nice genç arkadaşlarıma, kardeşlerime… O kadar yüreği güzel bir insandı ki…
Mustafa hocamı yeni tanımıştım ama sanki 40 yıldır tanıyor gibiydim. Ailemden biri gibi, öz ağabeyim, babam gibiydi benim için. Sık sık görüşürdük bir şekilde. Fırsat buldukça yanına ziyaretine gider hal ve hatırını sorardım. Gidemesem de mutlaka mesaj çekerdim.  En son mesajımı da meğer kaza geçirdiği gün, yani ramazan ayının ilk Cuma gününde göndermişim farkında olmadan.
Ne zaman beni görse samimi, içten ve güler yüzüyle karşılar “hoş geldin Ferhat’ım” derdi. Hemen mutlaka bir çay söyler, çay içmeden göndermezdi. Allah ahirette bütün iyiliklerini önüne çıkarsın, kat kat mükâfatını versin inşallah. “Bize dua et Ferhat’ım, bize dua lazım” derdi, sanki içine doğmuş gibi.
Kazadan kısa bir süre önce görüşmüştüm en son hocamla. İşlerimin yoğunluğundan dolayı ziyaretine gidememiştim. Telefonla aradığımda Temmuz’da Ankara’ya izne gideceğini ve Ağustos’ta burada olacağını söylemişti. “Gelince görüşürüz demişti. Ama olmadı, olamadı…
Her 15 günde bir Ankara’ya ailesinin yanına giderdi hocam. Çocuklarının okulu bölünmesin diye onları İstanbul’a getirtmemişti. Sene başında getirecekti.
Bu sefer gidişinde yıllık iznini de alarak gitmişti. Ramazan ayının ilk günü yani Cuma günü Ankara’ya doğru yola çıkıyor ve iftara yetişeyim derken, bu talihsiz kaza meydana geliyor. Yüreğim haykırıyor şimdi, “keşke iftara geç kalsaydın, gecikseydin de hocam sağ salim ailenin yanına varsaydın, aramızda olsaydın”.
Şimdi hocama buradan sesleniyorum, eminim inanıyorum ki beni mutlaka duyuyor, görüyordur; “Her şey için sağol hocam. Senin gibi yüreği güzel bir insanı tanıdığım ve az da olsa zaman geçirdiğim için çok mutluyum, onur ve gurur duyuyorum. Biz sevenlerini sensiz bıraktığın için, boynu bükük bıraktığın için çok üzgünüm ama biliyorum senin elinde olan bir şey değil. Rabbim seni bizlerden daha çok sevmiş ve yanına almış, ne denebilir ki? Sana doyamadık be hocam...

Böyle zamansız, böyle apansız, böyle ani çekip gitmek var mıydı? Şimdi senin odanın önünden geçebilir miyim? Ya da nasıl geçerim, bilemiyorum. Geçen uğradım Zeytinburnu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne. O kadar kötü oldum ki anlatamam. Seninle o kadar bütünleşmiş ki orası, her yer seninle ve senin hayalinle, anılarınla dolu hocam.

İlk defa sensiz çok boş ve anlamsız geldi oralar. Yokluğunun acısı dayanılır gibi değil, yüreğim, canım çok yanıyor. Sade ben değil, tanıdığım tanımadığım herkes öyle. Sana hasret, sana özlem dolu… Ama sen merak etme hocam, üzülme de. Tanıdığım tanımadığım iş arkadaşların, şube müdürlerinden Resul UMUTOĞLU ve Mustafa HEĞCİ hocamın da sana çok selamları var. Mustafa Heğci hocamın seninle ilgili güzel sözleri ve “sen bana onun emanetisin, ben seni değerli hocamın emaneti olarak görüyorum” demesi beni çok ama çok duygulandırdı, onurlandırdı, gururlandırdı.
Seni şimdiden çok ama çok özledim hocam. Ama bir gün nasıl olsa yine buluşacağız inşallah. O zaman bol bol hasret gideririz. Hatta hayat bu, belli mi olur? Kim bilir… Belki… Belki de daha yakın bir zamanda buluşuruz. Yüce Rabbim Cenneti’nde buluşmayı nasip etsin inşallah.
 
Allah senden bin kere razı olsun, mekânın cennet olsun. Dualarım hep seninle, seni hiç unutmayacağım hocam…”
Ne söylesem boş… Kelimeler anlamsız… Dedim ya buruk bir bayram sevinci…
Son bir kez hocamı göremedim, görüşemedim ona yanıyorum. Ama kader, kısmet…
Rabbim başta ailesi olmak üzere biz sevenlerine sonsuz sabırlar versin.
Bu arada Arakan ve birçok yerde zulüm altındaki Müslüman kardeşlerimizi de unutmayıp dualar edelim. Allah yar ve yardımcıları olsun inşallah.
Ne olur yollarda hız yapmayın, sakin ve yavaş gidin sevdiklerinizin yanına. Geç gidin ama sağ salim gidin. Geride sevdiklerinizi gözü yaşlı, yüreği yaslı bırakmayın.
Bu arada çocuklarınızı bu “çatapat” denen yanıcı, parlayıcı ve patlayıcı maddeden uzak tutun. Çok tehlikeli, Allah korusun.
Sevgi ile kalın, sağlıkla kalın… Hayır dualarınızı eksik etmeyin…
Ramazan Bayramımız mübarek olsun …
Zeytinburnu Times / Ferhat İ. Ağca

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner33

banner14

banner34